Pages

17 Aralık 2013

171213

Gün 17. Bugüne kadar yaptığınız en güzel tatili yarattığınız bir karakter yaşamış gibi anlatın.

(Bugün erkek kardeşimin 20nci yaşgünü.)

Alarm çalmadan gözleri açıldı. Komodinin üzerinde duran saatini aldı, baktı, Türkiye'de saat kaç diye bir hesaplama yaptı. Güldü. Telefonuna bakmak zorunda olmadığını düşündü. Bu saatte kim arar ki! Kocaman yatakta yaylanırken, bu memleketin de herşeyi extra large diye düşünüyordu. Yatağın ayakucunda duran devasa bir televizyon, onun altında duran bir ipod standı, kahve makinası ve mikrodalga fırın, aslında genel olarak pek çok şeyi özetliyordu. Supersize me! Nikita'yı uyandırdı.

On dakika içinde hazırlanıp kahvaltıya indiler. İki kruvasan arasına peynir koyup yiyecek kadar açlardı. Bu sırada CNN hava durumunu sunuyordu. Hava kapalı, yer yer sağanak yağışlı. Yağmurlukları giyelim, şemsiyeleri de çantaya koyalım, diye kafasında planlar yapıp, eline de bir muz kapıp odaya geri çıktı.

"Bu Ghetto'da da nasıl böyle güzel bir otel yapmışlar, mekan pek tekin gözükmüyor halbuki, heryerde CCTV var." diye düşünüyordu. Sokaktaki tek beyaz kendisi ve Nikita idi. Gerçi, onları da caucasian saymıyorlardı! Dar bir tayt giymiş, ekstra ekstra large siyahi bir ablanın arkasından kafasını yatırıp gelen treni görmeye çalıştı. Sonra da bindiler, cebinden tuzlu fıstıkları çıkarıp bir bir yemeye başladı. Üç sayıda bir de Nikita'ya takdim ediyordu. Bu ülke, insanı yemeye teşvik ediyordu!

Bugünkü durak, Museum of Natural History idi. Gezdi, eğlendi, yeri geldi goril takliti yaptı, yeri geldi karıncayiyen... Nikita'yla beraber bugüne kadar orada çekilmiş filmleri; Squid and Whale'ı, Night at the Museum'ı anarak, junior lise öğrencileriyle beraber exhibitionlara katıldılar. Fıstık yemeye devam ettiler.

Sonra çıktılar, gökyüzü bulutlu ama yağmursuzdu. Residential muhitte ara sokaklarda dolaştılar, kayboldular. Semt pazarlarının içlerinden geçtiler. Acıktılar, Carnegie Deli'de kocaman sandviç, ve inanılmaz lezzetli pickle'ları yiyip, kahve yudumladılar. Kahve bittikçe üstünü tamamlıyorlardı. Filmlerdeki gibi diye düşündü Kiddo. Masadan kalktıklarında "These streets will make you feel brand new, big lights will inspire you..." diye mırıldanıyordu.

Sonra durdu, Nikita'ya döndü; "fazla fıstık ve fazla kahve midemi bozmuş olabilir" dedi ve ikili tuvalet aramaya koyuldular.


16 Aralık 2013

161213

Gün 16. Son yediğiniz yemeği tüm detaylarıyla anlatın, ağzımız sulansın.

Son yediğim yemek bildiğiniz "türlü"ydü. Dolayısıyla anlatsam öyle ağız sulandıracak bir durumu yok. Ağız sulanması demişken, belki konsept itibariyledir bilemiyorum, Kale'de yediğim çiğbörekler bana bir lezzetli geliyor, bir lezzetli geliyor ki anlatamam.

Sabahın köründe o yolu gelip, (pencereleri de indirince, içeriye boğaz havası doluyor gerçi), deniz tarafında bir de masa bulduysam, değmeyin keyfime. Daha ç demeden gelen çaylar, ortaya döşenen domates ve acı yeşil biberden oluşan söğüş, içinde zeytinli, çikolatalı, mısırlı ve envai çeşit ufak ekmekcik bulunduran ekmek sepeti aslında daha hiçbirşey söylemesen de olur diyor ama... Olmaz.

Dediğim gibi, olayın güzelliği konseptten de ileri geliyor olabilir. Genelde Nikita ile, öğrencilik senelerinde haftaiçi tenha iken gittiğimiz bu mekan, daha sonra, ikimizin de izinli olduğu haftaiçi günlerine bıraktı yerini. Haftasonu hemen hemen hiç gitmiyorduk. Kalabalık olmasın, yanımızda masa bekleyen insanların stresiyle lokmalar boğazımızda düğümlenmesin diye.

Şimdilerde, haftaiçi kahvaltı yapma şansımız yok. Hatta bu sabah beraber kahvaltı edebilmek adına, 05:00'da dürttüm Nikita'yı, lakin gözkapaklarını bile kaldırmadı. 

En yakın zamanda sevdiklerinizle başbaşa sakin ve huzurlu bir kahvaltı diliyorum. Kendime. Boğaz kenarında. Lezzetli de olsun. 

15 Aralık 2013

151213

Gün 15. İyi ya da kötü, herhangi bir çocukluk anınıza yeniden hayat verin, bugünkü içgörülerinizle tekrar bakın.


Sene 1992. Ablam da ben de okullu olduğumuz ve kızkardeşim de küçük olduğu için annem, İstanbul'da bizimle ilgilenirken, babam Cardiff'te "visiting professor" olarak görev yapıyor. Yaz tatilinin başlamasıyla beraber, ma-aile babamın yanına gidiyoruz, yazı geçirmek üzere.

Annemle beraber hergün bir keşif halindeyiz. Orada burada dolaşıyoruz. Dışarıda yemek yemiyoruz (neyin çinde ne olduğu belli değil çünkü!). Birgün yine bu keşiflerden birinde, o zaman henüz Türkiye'de olmayan bir İngiliz markası olan "Marks and Spencer"a giriyoruz. Çocuk bölümünde çizgifilm açık. Ben de raflardan birini sandalye belleyip oturuyorum. Annem de beni ablama emanet edip, başka bir şey bakmak üzere ayrılıyor. Çizgifilm 2 dk sonra bitiyor ve başa dönüyor. Sıkılıyorum. Sağıma bakıyorum kimse yok, soluma bakıyorum kimse yok! Ayağa kalkıp katta dört dönüyorum; kimse yok! Eyvah, annemler beni unutup gittiler! (Fazla Evde Tek Başına filmi izlememek lazım)

Annemler eve gitmiş olmalılar. Hemen çıkıp eve gitmeliyim. Trafik tersine akıyor, unutma. Işıklarda bekle. Ve evet eve geldim. Ağlıyorum. Kapı komşumuz olan Brezilyalı kadın beni görüyor. Yanıma geliyor. "Mom.. Mom..." diye ağlıyorum. Kadın durumu hemen çözüyor. Parmaklarıyla yürüyen adam taklidi yapıyor ve saati gösteriyor. Kısacası, biraz bekle, annen çıkıp gelecektir diyor. Brezilyalı kadının oğlu da yanıma oturuyor. Kadın soruyor "water?" Nooo, nooo.. diyorum. Sonra vazgeçiyorum, aslında çok da susadım. Tam yes diyecekken kadın "Biscuits?" diye soruyor. Bisküvi istediğimi zannedip önüme getiriveriyor. Yiyorum, ağlıyorum. Annem beni nasıl unutur? Derken annem yüzünde görüp görebileceğim en büyük telaş ifadesiyle holde beliriyor. Bana sarılıyor. Kızacağını zannediyorum ama sadece sarılıyor. Brezilyalı komşumuz annemin eteğinin ucunu tutup elime veriyor. Bana aslında anneni asla bırakma diyor.

Benim yokluğumda annem defalarca kez anons yaptırmış M&S'da. İngilizce anons geçmişler, müşteri ve çalışanlardan gören olursa diye. Sonra Türkçe anons geçmişler, ben duyarsam diye.

***

Sene 2013. Bir kongre sebebiyle Lizbon'dayız. Ürdünlü arkadaşlarımızla buluşup ailecek (Nikita - B. ve ben) bir akşam yemeği yeme planları yapıyoruz. Arkadaş, H&M'den birşeyler bakmak istediğini söylüyor Ürdün'de bıraktığı çocukları için. Giriyoruz mağazaya. Benim baktığım eşyalar rafların arasında bir standın üzerine konmuş. Standın altında da çocuk ayakkabıları. B. ayakkabılara bayılır. Ayağındaki terlikleri çıkarıp onları denemeye çalışıyor. Çok eğleniyor.

Ben de 12-18 ay aralığında eşofman altı bakıyorum ona. Ay aralığını bulamayınca standın arkasına geçiyorum, Nikita geliyor o sırada. El sallıyorum. "B. nerede?" diyor. Standın önünü işaret ederek "orada" diyorum. "Hayır yok" diyor ve beynimden aşağıya kaynar sular akıyor. İlk aklıma gelen çocuğumun kaçırılmış olması. Lizbon'da hem de! Bağırmaya başlıyorum "B. nerdesin?" diye. Kattaki herkes telaşlanıyor. Herkes B.'yi aramaya başlıyor. Rafların arasına giremiyorum, açıklıktan geçer ve göremezsem diye. Paralize olmuş gibi kalıyorum. İnsanlar gelip soruyorlar, neredeydi ne giyiyordu vs diye. Kızımın üstünde ne olduğunu düşünüyorum, terlemişti, değiştirmiştim... Buradaydı, 10 saniye sürmedi standın arkasına geçmem diyorum. Eğilip bakıyorum standın altına. B. orada. Benimle oyun oynuyor! Sessizce, standın duvarla birleşen köşesindeki oyuğa girmiş, elinde de ayakkabıyı tutup kıkırdıyor.

Totalde bir dakikayı geçmeyen bu olayla beraber 5 yaş birden yaşlanıyorum. Kaybolduğum 15 dakika içerisinde annemin nasıl hissettiğini düşünemiyorum bile.

14 Aralık 2013

141213

Gün 14. “Fırtınalı ve karanlık bir geceydi…” Yazıya bununla başlıyoruz, sonra neler oluyor bakıyoruz.

Firtinali ve karanlik bir geceydi. Aslinda o kadar da karanlik degildi, cunku disarida tipi yagiyordu. Camlara tikir tikir vuran seylerin dolu olma ihtimali de yuksekti gerci ama yerde biriken beyaz seyler, akla ilk olarak "kar yagisi"ni getiriyordu.

Iste gecen sali gecesi aynen boyleydi.

Eskiden olsa televizyonun karsisinda altyazi gecmesini beklerdim, valilikyen tatil karari cikacak mi diye. Simdiyse elimdeki akilli telefondan (teknoloji oyle sacma bir hizla ilerliyor ki, yarin obur gun ohaa o takoz telefonu mu kullaniyormusum demek namina burada marka da verecegim; iphone 5'ten) marmara universitesinin sayfasini refresh edip durdum. Birkac defa java ayarlarim pop-uplara izin vermiyordur belki diyerek duyurular kismina bile girdim ama nafile.

Carsamba sabah 09:00da 2lerin vize oncesi son dersine es-es kanunu geregi girecegiz. Uyu uyuyabilirsen.

Ha uyudum tabi, o ayri. Hatta sabah kalktim, etraf bembeyaz. Ninja gibi giyindim, atki eldiven, asker botlari, yunlu iclik vs (detaya girmeyeyim). Uskudardan besiktas vapuruna binerken ruzgar beni denize savurmadi, sanirim botlar agirlik yaptigindan yerden havalanamadim bir turlu. Akaretlerden dolmuslar yukari cikmadi, stadin yanindan cikmayi denedik, arabalar geri kayiyordu. Nisantasinda inip o son 500 metreye yayan girdigimdeyse kufur dagarcigimdaki herseyi yuksek sesle soyluyordum. Bu havada buraya gelenin de getirenin de derken fakulteye ulastim.

Kayit bankosunun onunde kuyruk vardi.

13 Aralık 2013

131213


Gün 13. Hep hayalini kurduğunuz evde yaşıyor olsanız nasıl bir şey olurdu onu yazın.

Pinterest'i takip eder misiniz?

Pinterest benim her aksam elime aldigim, her elime aldigimdaysa farkli bir sayisini okudugum bir ev dekorasyon dergisi gibi. Oradan oraya tiklayip, "benzer paylasimlar"a basa basa Arif'in Manchester'a attigi gole gelebilecek kadar ucsuz bucaksiz bir yer.

Hele bir de "my dream home" (hayalimdeki ev) baslikli pinler var ki insanin hayaline olmayacak ev fikirleri sokuyor. Kapitalizm ha? 

Cehalet mutluluktur. Bunu bilir, bunu soylerim. Iste ispati: 1995 senesinden bir saheser;

Zigon sehpa ustune oturtulmus tuplu televizyonun altindan sarkan dantel detayini kacirmayiniz lutfen! Ve tabi ki ahizeli, kablolu (ve yine dantel uzerine oturtulmus) telefonu da. Bir dantel de calisma masasinin ustune atmisim. Icimdeki anneyi ben 1995 senesinde launch etmisim aslinda, haberim yokmus.

12 Aralık 2013

121213

Gün 12. Sevdiğiniz birini bir karaktere çevirin ve onun hakkında yazın.

Üniversite ikinci sınıftaydım. Çok "cool" bir "gang"in üyesiydim; Gürkan-eren-haktan ve dönem dönem Kocaeli'den bize katılan Berre. Seneler bizi ayri koselere firlatmis olsa da donup universite yillarima baktigimda hep suratimda eblek bir siritma ile andigim hatiralarim oldu bu donemde. Beraber sinemaya gider, yemek -iskembecide!- yer, buzpateninde sakatlanır, nargile tüttürür, tavla/ tabu vs oynar, okazyonel olarak da aile ziyaretlerine giderdik. O dönem deli gibi de anime izlerdik; Naruto!

Hepimiz Naruto'dan bir karakterdik. 

Misalen Sasuke-sama'mız vardı, arada sırada kendini Orochimaru zanneden! Sonra Sakura-chan vardı ve elbette Ero-Sennin (Jiraiya). 

Naruto'nun konusunu merak edenler acip wikipediadan baksinlar bir zahmet. Benim gozumde Naruto haylaz ama ustun zekali birinin, Sasuke ukala otesi lakin cok caliskan birinin, Sakura yetenekli ama kendine tam anlamiyla guvenemeyen birinin, Jiraiya da herseyi bilen ama tembellikten olen birinin cizgide hayat bulmus karsiliklariydi. Belki dogru belki yanlis... Karakterler de eglenceliydi, anime de, o seneler de...

11 Aralık 2013

111213

Gün 11. İlk işiniz hakkında yazın.

Hali hazırda zaten ilk işim hakkında yazmıştım. 01 Eylül 2006'ya ait olan bu postu tekrar okudum, tekrar güldüm (bazı yerlerini kısalttım, fazla uzun olunca okunmuyor azizim);

Bugünkü blogumuzun sorulari; 

  1. Japon bilimadamlari ne kadar biliyor? 
  2. Türkler neden susamaz? 
  3. Ve vapurda uyumanin incelikleri nelerdir?

  • Japon bilimadamlari ne kadar biliyor? 

Ilk etapta, japon bilimadamlarinin gercekten boydan fakir ancak arastirmadan zengin insanlar olduklarini soyleyebilirim. Allah inandirsin, gecen gun yine dishekimligi ile alakali bir seminere cagrildim (hemen parantez ici bilgi olarak hohho beni surekli seminerlere cagiriyorlar naggber diyecegim.) Aslen buna seminerden cok bir urun tanitimi diyelim. Bu adamlar cok sey biliyorlar.

Ama...
Ingilizce bilmiyorlar.
Zaten benim oradaki mevcudiyetimin temeli de bu ingilizce cagrisimi yapan, ama kesinlikle alakasi olmayan dili, pek sevgili dinleklere cevirmek idi. Isin en zor kismi da soru-cevap safhasiydi. Zira dinleklerin özene bezene hazirladiklari sorulari ayni sekilde cevirince bir turlu japon bilimadamimiza anlatamiyordum. Kafasinda animelerden asirma bir ampul yanma sahnesi hazirlamak amaciyla kendisine, air flow’u anlatmak icin yanaklarimi sisirip adamin suratina dogru üfledigimi, tensile (tensayl) icin iki elimi yumruk yapip zorla birbirinden uzaklasiyormus gibi ikindigimi, shear (şiyır) icinse bir sopa parcasini dizimde ortadan ikiye bükme pozisyonuna gecisimi anlatmayacagim bile. Ups, anlatmisim.

Herneyse, baktim bunlar ingilizce bilmiyor, “arigato” diyerek ortamdan uzaklastirirken, hesabima aktarilan meblagi ogrenerek oldukca guldum. Beyler, siz siz olun 4 “mili”litresi 110 euro olan bir malzemenin tanitiminda %100 etkili olan bir cevirmene, 4 mililitrelik bile degeri olmadigini kanitlayan ucretler vermeyin. Bu arada ismi lazim degil firmaya da, (artık kocam olan) sevgilimle “bir” aksam yemegi yiyebilecek kadar ödeme yaptiklari icin tesekkur ediyorum. Bastan soyleseydiniz, ben size iki katini verirdim, benim yerime siz cevirirdiniz.



  • Türkler neden susamaz? 


Cevirme demisken, iki lafi dogru duzgun ceviremeyen ve icinde bulundugu ahval ve seraiti anlatmaktan yoksun pek sevgili Turk arkadaslarimiza da deginmeden gecemeyecegim. Hepsi aslinda birer telekomunikasyon “bilimadami” da.. Sizin haberiniz yok.


Bugün can sikintisindan bir iki ameliyata gireyim diyerekten fayansci ustasini aratmayan mavi cerrahi takimimi ustume gecirmis, galoslarimla enterasan sesler cikararak yürürüyordum. Gömük yirmi yas disi cekimlerinden birisi... Koltukta da “nasil ya! istemem be!” seklinde konusan pek degerli yirmilik bir veledimiz oturuyor. Neyse, cocugun susmasini sagladiktan sonra 15 dakika icinde disi cekip, dikislerini attik. Sonra agzina pamuk tampon koyduk ve ben “sessiz kalma hakkina sahipsiniz..” misali amerikan filmlerinden firlamis, artik ezberledigim seyleri sirayla saymaya basladim; “En az 20 dakika pamuk tamponu isiracaksin, soguk kompres uygula, siddetli calkalama, iki gun sigara alkol yok, aspirin yok, cok sicak icecek yok....” diye sayarken cocuk da“niye ya! nasil sigara olmaz be!” seklinde naralar atmaktaydi. Dedim guzel kardesim bir sus. Gel sana bir ilac yazalim.

Ben masada hastaya recete yazarken, masanin ustunde de ameliyat listesi vardi. Orada da benim ismim... Cocuk eline cep telefonunu aldi takir takir bisiyler yaziyor. Sonra döndü bana gösteriyor;

Cocugun cep telefonu (CCT)- Sen buradaki misin?” (Orada Fatima yaziyor...)
Fatimanin yamuk agzi – Hıı..
CCT – Fatma mi Fatima mi?
FYA – Fatima.
CCT - Nerelisin Fatima?
FYA – Türkiye.
CCT – Hangi il?
FYA – Napacaksin...
CCT – Merak ettim, ilgimi cekti de...
FYA – Bi sktrip gider misin?
CCT – Efendim?
FYA – Preskripti isletir misin?
Bu sekilde eline receteyi vererek ortamdan uzaklastirdik. Bu sekilde, nasil olup da her yaz onlarca “Rus kizi chatlestigi Turkle kacti...” “Ingiliz anne; Kizim Antalyaya chatlestigi cocuga kacti..” haberi okudugumuza da akil sir erdirdim. Mesele konusmak degil de konus’tur’mak olunca, Türklere bir cesaret geliyor kuzum.



  • Ve vapurda uyumanin incelikleri nelerdir?


Son olarak vapurda uyumanin incelikleri dedik, bu da blogun romatik kismi. Horul horul uyuyorum valla diyerek ortami rezil ettikten sonra , yine de arada gögsüme düsen basimi tutan birileri olsa hic fena olmazdi diyorum.


10 Aralık 2013

101213

Gün 10. Eskiden yazdığınız bir şeyi bulun. Girişini tekrar yazıp ona yepyeni bir ton verin.


Her haftasonu aynı rutinle hareket eden bendeniz, "hayatımda bir değişiklik yapayım bari" diyerek Kadıköy'de kitapçıların bolca bulunduğu bir sokağa daldım. Rustik tarzda döşenmiş kitapçılar var sokakta. "Ne ilginç! Kadıköy'de böyle bir sokağın varlığından pek haberdar değildim, Beşiktaş'taki pişicilerden de haberim yoktu zaten, amma asosyalleştim" diye diye etrafa bakınıyorum.


Kendinizi Nottinghill filminde Hugh Grant'ın kitapçısında zannedebileceğiniz bir yer. Ufacık kitapçılar. Asma kata çıkınca ahşapın sallandığını hissedebiliyorsunuz, bodrum kattaysa üst kattaki kitaplıklar ve elbette onlarca insan üzerinize düşecek zannedebiliyorsunuz. Ama birşey olmuyor korkmayın! Hatta kahveyle bile girebiliyorsunuz kitap incelemeye.

Kitap almak, okumak, incelemek burada sanat kabul edildiğinden insanlar ellerinde kitaplarla her buldukları yere çökmüşler. O minyatür kitapçılarda dahi bir dolu koltuk, sofa, minder...

Kitapların hemen hepsi 2nci el. İkinci derken aslında "kullanılmış" kelimesini kastediyorum zira 100 senelik kitabın kaç elden geçmiş olabileceğini düşünemedim.

(Yazının orjinali)

09 Aralık 2013

091213

Gün 9. Bir kafedesiniz, başınızı kaldırdınız ki kimi göresiniz! “Kimi” kısmı size kalmış, buyrun yazıda anlatın.


Bu başlıkta biraz değişiklik yapacağım; "Kahve içiyordum, başımı kaldırdım ki kimi göreyim!"

...

Günün evvelki saatlerine döneyim. Cardiff'teyim, City Road'da Kürtlerin işlettiği bir marketten alışveriş yapmışım. Elimde sucuk, yufka ve susamlı bagel'larla geri dönüyorum. Tesco'dan da çikolatalı ve çilekli süt almışım. Pek mutluyum. Skype'tan Nikita'yı arıyorum. Açmıyor, bana mesaj atıyor; "arkadaşlarla birlikteyim, akşama konuşuruz". Biraz bozuluyorum. Ben iki parça sucuk buldum diye sevinirken, eleman arkadaşlarıyla gününü gün ediyor diye.

Paskalya tatili. Dolayısıyla yurtta in cin top oynuyor. Normalde ortak alan olan mutfağa girip, börek yapıyorum. Biraz ev havası hissetmek için. Börek fırındayken kendime bir nescafe hazırlayıp, odama bilgisayarın karşısına kuruluyorum. Perdeler açık ve dışarısı karanlık. Odamın manzarası boş bir arazi ve köşeden M-4 karayolu.

Elimde kupam, camda tıkırtı duyuyorum.

Kahve içiyordum, başımı kaldırdım ki kimi göreyim; Nikita!

İnanamıyorum, yanlış gördüm sanıyorum. "Özlem heralde o kadar dorukta ki Nikita'yı yanımda hayal etmeye başladım!" diyorum. Gözlerimi kırpıştırıyorum ama penceredeki silüet bana el sallıyor.

Hayatımın en güzel süprizi olarak kayda geçiyor. Bunca sene sonra anlatırken bile heyecanlanıyorum...

Hikayenin devamı için; Nikita'nın gelişi...

08 Aralık 2013

081213

Gün 8. En sevdiğiniz şarkıyı alın, ismi ve sözleri yazınıza ilham olsun.


Nikita, geçen sabah uyandı ve bana dönüp sinirle "aklımdan çıkmıyor!" dedi. Soru işaretli çapaklı gözlerimi görmüş olacak ki, "Pepee'nin salak şarkısı aklımdan çıkmıyor!" diye yineledi. 

Dağğ-ğııı-nıkkk
Düğğ-zen-liii
Dağınık düzenli dağınık düzenli
Dağınık düzenli dağınık düzenli

Şarkının sözleri bunlardan ibaret. Şarkının hepsini izleyebilirsiniz. 

Aslında çocuğa birşeyler izlettirilmesine karşı olanlar grubundanım. B. 1,5 yaşına kadar tv ile hemen hemen hiç haşır neşir olmadı. Televizyonu, daha B. 6 aylıkken ana oturma odamızdan çıkardık. Belki bir 2 aydır da hiç açmamış olabiliriz. Eksikliğini de hissetmiyoruz.

Ama Pepee'nin "eğitici" ve "eğlendirici" özelliğini kullanarak deneyelim bakalım, bizim ufaklıkla beraber interaktif bir şekilde izleyebilecek miyiz dememle başladı herşey. Her akşam 1 bölüm (10 dk) izliyoruz. Banyo yapmayı seviyorum bölümünden beri, küvete bacağını atmışken yakalıyorum B.'yi, dişlerimi fırçalıyorum bölümünden sonra diş fırçamızı Banat'ın "pepee"li fırçasıyla değiştirdik, dağınık-düzenli'den bu yana da oyuncakları beraber toplayabiliyoruz. Yani olay bebeyi kanalize etmekten geçiyor.

Bu gece B. diş çıkarma döneminde olduğu için biraz huzursuzdu. Sık sık uyandı. Uyandığı seferlerden birinde "babaa babaa" (artık babayı anneden çok çağırıyor.) dedikten sonra durup "pepee pepee" dedi. Üzerime kuma alınmış gibi hissediyorum!

07 Aralık 2013

071213

Gün 7. En sevdiğiniz mevsimi yazınızda okuyuculara da yaşatın.


Ocak doğumluyum.

Dolayısıyla tüm çocukluğum, doğumgünümü iple çekerek geçti. Doğumgünümde de aldığım hediye bir silgi, bir kalem, bir pergel... Nasıl mutlu olurdum! Bir de deliler gibi muz severdim. Varsa yoksa muz. Tüm mevsimleri bir an evvel bitsin de muz mevsimi başlasın diye beklerdim. Hemen hemen bütün doğumgünü fotoğraflarımda masada 2 kilo muz görebilirsiniz. Daha chiquita felan da yok, bildiğin hormonsuz yurdumun Anamur muzları. Sadece kışın çıkardı o dönemler.

Kışın tatile gitmeye de bayılırdım. Tatil anlayışımız, memleket: Kütahya idi. Termallerde kışın vakit geçirmek gibisi yok, Nisan'a kadar başından kar kalkmayan dağların tepelerinde mangal başında ısınarak köfte ekmek yemenin veya içecekleri kara saplamanın verdiği basit mutluluğunun yerini de pek birşey tutamazdı. Hadi, belki mangal sonrası içilen çay tutabilirdi tutsa tutsa.

Geçen iki senede kışı hemen hemen hep evde geçirdim. Birinde hamileydim, devlet hamile ve engellilere kar yağdığında izin veriyordu sağolsun. Diğerinde ise resimde gördüğünüz boydaydı B. Dolayısıyla doğum iznindeydim. 

Kışı seviyorum, kar yağmasını da seviyorum. Lakin kar yağdığında yolda araba kullan(ama)mak hiç eğlenclei değil. Bakalım bu sene bizi ne bekliyor?

06 Aralık 2013

061213

Gün 6. “Mutfakta penceremin önünde duruyorum…” Başlangıç cümlesi bu, gerisi serbest.

Mutfakta penceremin önünde duruyor(d)um. Mutfak masasının yanındaki bankın üzerinde B.'yi tutuyordum. Bir elinde hıyar, pencereye yapışmış dışarıyı seyrediyordu. Omletini yemek istemiyor çünkü benim yaptığım gibi, kızarmış ekmeği acuka'ya batırmak istiyordu. İzin verdim, pekçok şeye izin verdiğim gibi. Bu da, pek çok şeye izin verdiğimin kanıtı:




Yedi, beğendi. Sonra bana da yedirdi. Nikita olsa, ona da yedirirdi. Sonra kucağıma oturdu, kahvaltıya devam etmeme izin vermedi. 

Sürekli karşılaştığım durum. Annesini aşırı derecede özleyen çocuk sendromu. Öyle ki, annesiyle bütün olmaya çalışıyor. Sürekli yakamda, paçamda, kucağımda. Akşamları B.'nin deyimiyle "pipiii" (Pepee) izlerken bile bir eli her daim benim bacağımda.

Evimin kontrolünü kaybettim. Yemeğimi başkası yapıyor, kızıma başkası bakıyor, evimi bir diğer kişi temizliyor, ütülerimi bir firma yapıyor. Hatta geçen gün marketten aldığıma çok emin olduğum karabiberi bulamadım. Gittim yenisini aldım. Evimde ne eksik ne fazla onu bile bilmiyorum. 40 rulo tuvalet kağıdım, 2 kutu karabiberim var ama ihtiyacım olduğunda hepsi saklambaç oynuyorlar.

Para için bu işte değilim. Evet, istesem çok iyi paralar kazanabilirim ancak şu anda sadece yukarıda saydığım "diğer kişi"lerin paralarını, ha bir de işe gidip gelirkenki benzin paramı çıkarıyorum. İçimdeki ev hanımı her sabah bir isyan çıkarıyor, yatakta yatan bebeyi görünce (hatta göremeyince). İsyan bastırılıyor 6:45 te evden çıkana kadar. Her sene canını dişine takıp birşeyler öğretmeye çalıştığın öğrencilerin, klinikte her sabah saçmaladıklarını görünce; deliler gibi uğraştığın hastaların şikayette bulunduklarını işitince; bir de deli gibi çalıştığın bir ayın sonunda "ortaya konuşuyorum" diyen üstler eklenince... Bilmiyorum ki, değer mi acaba? Evde yemek pişirmemeye, ortalığı düzenleyememeye, kendi gömleğini ütülememeye, kendi bebeni büyütememene...

05 Aralık 2013

051213

Gün 5. Bir rüyanızı veya kabusunuzu hikaye şeklinde yazın.

Rüyalarımı pek hatırlamam. 

Bildiğim birşey varsa, o da ateşimin çıktığını anlamak için rüyalarımı bir araç olarak kullandığımdır. Eğer rüyamda düz vites araba kullanıyor, saçma sapan yüksek hız yapıyorsam, veya helter-skelter tarzı boru şeklinde yüksek bir kaydıraktan kayıp kayıp bir türlü aşağıya ulaşamıyorsam veya bir ipe dizilmiş nesneleri saymaya çalışıyorsam, evet, ateşim çıkıyor demektir.

Nedense bu rüyalar, çocukluğumdan beri böyle.

Hatta ipteki nesneleri saymaya çalışırken sayı saymayı öğrendim diyorum. Hala kimseyi inandıramadım. Evet, 100'e kadar saymayı rüyamda öğrendim ben.

Bir de eskilerden gelsin;

"Rüyamda, kalkıp namaz kıldığımı görerek gerçekten namaz kıldığımı zannettiğim çok olmuştur. Ama geçenlerde ilk defa gerçekten namaz kılarken uyuyakalarak rüya gördüm. Hatta bir yarışmadaymışım da, son oturuşta ettahiyyatüden sonra bir de elham okursam artı on puan gelecekmiş bana. Okudum gitti ben de.

Selam verdikten sonra farkettim yaptığım saçmalığı da...

Yattım uyudum.

Allah kabul etsin."



04 Aralık 2013

041213

Gün 4. Kafanızdan bir karakter atın ve onun hikayesini yazın.

Benim adım "Whitney". Fâtıma'nın ortaokul hazırlık sınıfında Mrs Artam'ın anlattığı Jackpot kitabındaki bir assignment'ı yapmak üzere kurguladığı bir karakterim! Rengim Pembe. Üzerimde bir hizmetçi önlüğü var. Çünkü ben aynı anda hem temizlik, hem ütü, hem yemek yapabilen, bünyesinde çeşitli müzik, poster ve dergi barındıran, emirlere harfi harfine uyan süper bir robotum.

Amacım, Fâtıma'ya emir fiillerini öğretmek. "Clean the blackboard (ours was green indeed), wash the dishes, vacuum the floor"...

İsmim Whitney çünkü sene 1995. Fâtıma beni çizerken; 1992 senesinde Bodyguard filmiyle ünlenen ve geçen sene kokain overdose'undan ölen Whitney Houston'ın (her yabancı albüm gibi Türkiye'ye oldukça rötarla gelmiş) kasedini -evet kaset- dinliyordu. İsmim Alanis (Morisette) veya Toni (Braxton) veya Celine (Dion) da olabilirdi pek tabi, eğer bir sene sonra çiziliyor olsaydım.

Şu anda Fâtıma'nın oturma odasındaki beyaz Billy kitaplığın en alt rafında, mavi bir klasörün içerisinde duruyorum. Bu akşam resmimi çekip, buraya koyacakmış Fâtıma. On sekiz sene sonra hatırlandığım için çok ama çok mutluyum!

03 Aralık 2013

031213

Gün 3. Dünyada istediğiniz bir yere gidebilecek olsanız nereyi seçerdiniz, düşünün. Oradaki deneyiminizi yazın.

Beşiktaş'taki Kahvaltıcılar Sokağı ile geç tanıştım. Senelerce, Nişantaşı'ndaki fakülteden çıkıp yayan bir şekilde Beşiktaş'a indim durdum ama paraleldeki bu sokaktan haberdar değildim. Pando'nun kaymaklarından haberdardık elbette ve 7-8 Hasanpaşa'nın hemen hemen ürün skalasındaki herşeyi de yemiştik ama ihtiyaç üzere açılan bu sokaktan ve bu sokakla beraber ünlenmiş "pişi"den pek haberim yoktu.

Pişi, hamur kızartması aslında. İç anadolu ve Ege'nin çok aşina olduğu bir lezzet. Benim memleketimde de (Kütahya) pişi yemekten yatak döşek olan insanlardan bahsedilir. (10 sene boyunca her sabah hamur kızartması yemek sağlıklı birşey olmasa gerek).

1989-1991 seneleri arasında, Acıbadem'de E-5 manzaralı bir evde oturuyorduk. Babam o dönemler doçentliğe hazırlanıyor ve bir tez üzerine çalışıyordu. Tabi ki bilgisayar gibi teknolojiler mevcut değildi ve kes yapıştır usülü ile koca koca kitaplar yazılıyordu. Bir yerde okuduğunu unutmamak için ses kayıt cihazına kaydederdi (Bu bile kocaman bir lükstü!). Biz de ablamla, E-5 manzaralı pencerelerden birini açar, turuncu "rec" tuşuna basıp, arka fonda yol gürültüsüyle habercilik oynardık. "Evet sayın seyirciler, şu anda E-5'ten canlı yayındayız. Çok kötü bir zincirleme kazanın haberini veriyoruz..." Çoğu zaman zincirleme kaza haberlerimiz kurgusal bile olmazdı. O dönemde instagram ve youtube olsaydı herhalde haftada 1-2 paylaşım yapardık.

Neyse,

Okuldan eve dönerken, hemen sokağın köşesindeki "unlu mamüller" yazan fırından hamur alıp gelirdim eve. Annem de hamurları ya boş olarak ya da içlerine peynir koyarak kızartırdı. Sonra tabaklarımıza da biraz ketçap döküp bol E-5 gürültülü balkona çıkar, piknik yapardık.

Acayip özlüyorum o günleri. O masumiyet, o dünyanın ekseninin "annen" olması hissi, bir pişinin verdiği mutluluk!

Dünyada istediğim bir yere gidebilecek olsam, o ana gitmek isterdim.

Annemin giydiği yeşil etek bile aklımda!

02 Aralık 2013

021213

Gün 2. Herhangi bir kitabın, herhangi bir sayfasını açın ve bir satır seçin. O satırla yazıya başlayın, gerisi sizden…

[Bugünkü görevime şunu söyleyerek başlamak istiyorum;

Ben kitap okumuyorum!

Çok memnun olduğum bir "kindle paperwhite"ım var. Reklam gibi olacak ama, gece ışıkları açmadan, kimseyi rahatsız etmeden, arkaplan ışığı ile çok rahat okuyabiliyorum. En son okuduğum kitap da Joshua Becker'ın Simplify kitabı.] 

"My wife and I had decided to spend our three-day holiday weekend cleaning the house from top to bottom. After all, that’s what families do."

B. doğmadan önce evi düzenlemek benim için bir eğlenceydi diyebilirim. Her iki-üç ayda bir odaların düzenlerini değiştirir, hiç üşenmeden çalışma masasının tüm vidalarını söküp, yan odaya tekrar kurabilir, yatak odasının duvarlarını matkapla delip, cm'ine kadar ayarlanması gereken düzenekleri kurabilirdim. Evim hep düzenliydi. Hatta 9 aylık hamileyken, çocuk olunca fırsat olmaz diyerek neredeyse tüm evin duvarlarını boyatmıştık, boya kokusu 1 hafta kafalarımız havada dolaşmamıza sebep olmuştu.

Sonra B. doğdu. Kolikti, sürekli ağlıyordu. Hatta ağlamaları saat 7 de başlayıp 10'a kadar aralıksız devam ediyordu ve hiçbir şekilde susturamıyorduk. Gariban Nikita, eve saat 7'de geldiği için, B.'yi artık küçük dilinden tanır hale gelmişti. Sesi de gürdü maşallah, doğduğunda bile 3 aylık velet gibi ağlama kapasitesindeydi, şaşırmamıştık zira 8nci ay ultrasonunda ağzını açıp kaparken görüntülenmişti. "Ağlama provası yapıyor gibi" demişti doktor. Ne doğru söylemiş!

B.'nin yayılmacı politikasına giriş;



Nikita'nın yayılması! (Ve hayatımızın Ceviz Ağacı sponsorluğunda geçen dönemi; çorba, yemek, tatlı ne varsa hepsi bir telefon uzaklığa gelmeye başlamıştı. Elveda mutton biryani günleri...)
Yayılmaya devam;
Ve B. ayaklanır... Hatta bizim "ayakkabılar"la... Salonun ortasında ayakkabı görmek sıradan bir hale gelmeye başlar;

Tabi, salonun baby-friendly hale gelmesi aşamasında, eşyaların diğer odalara akümüle olmasından, mutfak tezgahının, katı meyve sıkacağı, yoğurt makinası gibi aygıtlarla ele geçirildiğinden, B.'nin küçülen kıyafetlerinin (ki her üç ayda bir küçülüyorlar bu aşamada) zip'lenmesinden uzun uzadıya bahsetmeyeceğim.

En nihayetinde bir aşamada evet, sadeleştirmek lazım dedim.

Önce B.'nin oyuncaklarından başladık;




Bu, sadeleştirilmeden önceki görüntü. Sonrası... Ona da ileride değinirim. Sözün özü;

"My wife and I had decided to spend our three-day holiday weekend cleaning the house from top to bottom. After all, that’s what families do."


01 Aralık 2013

011213

Bir varmış... Bir yokmuş...

Bloğumun hikayesi pek ilginç değil aslında. Sene kaçtı hatırlayamıyorum, blogger 2004 diyor, dial-uplarla download edebileceğimiz daha basit arayüzlerde bloğu yazmaya başladım.

Blogdan önce, bildiğiniz el yazısıyla yazdığım güncelerim vardı. "ler" çoğul eki konulabilecek sayıda. Genellikle, senelerce (blogumda da epeyce uzun süre yaptığım üzere) derslerden ve sınavlardan bahsettiğim, günümün kalitesini sınavdan aldığım notun ya da o gün ne kadar ders çalıştığımın belirlediği seneler.

Çok hızlı geçiyorlar. Gerçekten!

Bir ara toolbar'da final sınavı sonuçlarımı paylaşıyordum. Fakülteden bir arkadaş "periodontoloji" diye search ederken benim blogla karşılaştığını söylemişti. Google'ın blogger'ı almasından sonra bu ihtimal daha da yüksek. Evvelde yahoo ve geocities vardı, hatırlayanlar parmak kaldırsın! Sonra sonra sınavlar gitti, yerine hasta yakınmaları geldi, cardiff maceraları ve klişeleşmiş "bebek" muhabbetleri.

Bugün bebeğim altına sıçtı, bu da kakası şeklinde tag'lemek istemediğim için bloğa çokça birşey yazmadığımı farkettim. Belki bu sebeple B.'nin güzel hatıralarını da kaçırıyor olabilirim, zira seneler evvel blogda yazdığım pek çok şeyi, sadece blogda yazılı olduğu için hatırlıyorum.

Tüm bu blog ihmalkarlığımı kırmak namına, dedim ki blog fırtınası'na ben de katılayım.

Geç de olsa, başlıkta 1 aralık yazarak hile de yapsam, arkadan geliyorum.


Blog fırtınası görevleri;

Gün 1. Yazınıza “Bir varmış, bir yokmuş” ile başlayın.

Gün 2. Herhangi bir kitabın, herhangi bir sayfasını açın ve bir satır seçin. O satırla yazıya başlayın, gerisi sizden…

Gün 3. Dünyada istediğiniz bir yere gidebilecek olsanız nereyi seçerdiniz, düşünün. Oradaki deneyiminizi yazın.

Gün 4. Kafanızdan bir karakter atın ve onun hikayesini yazın.

Gün 5. Bir rüyanızı veya kabusunuzu hikaye şeklinde yazın.

Gün 6. “Mutfakta penceremin önünde duruyorum…” Başlangıç cümlesi bu, gerisi serbest.

Gün 7. En sevdiğiniz mevsimi yazınızda okuyuculara da yaşatın.

Gün 8. En sevdiğiniz şarkıyı alın, ismi ve sözleri yazınıza ilham olsun.

Gün 9. Bir kafedesiniz, başınızı kaldırdınız ki kimi göresiniz! “Kimi” kısmı size kalmış, buyrun yazıda anlatın.

Gün 10. Eskiden yazdığınız bir şeyi bulun. Girişini tekrar yazıp ona yepyeni bir ton verin.

Gün 11. İlk işiniz hakkında yazın.

Gün 12. Sevdiğiniz birini bir karaktere çevirin ve onun hakkında yazın.

Gün 13. Hep hayalini kurduğunuz evde yaşıyor olsanız nasıl bir şey olurdu onu yazın.

Gün 14. “Fırtınalı ve karanlık bir geceydi…” Yazıya bununla başlıyoruz, sonra neler oluyor bakıyoruz.

Gün 15. İyi ya da kötü, herhangi bir çocukluk anınıza yeniden hayat verin, bugünkü içgörülerinizle tekrar bakın.

Gün 16. Son yediğiniz yemeği tüm detaylarıyla anlatın, ağzımız sulansın.

Gün 17. Bugüne kadar yaptığınız en güzel tatili yarattığınız bir karakter yaşamış gibi anlatın.

Gün 18. En sevdiğiniz kitabın adı yazınıza ilham versin.

Gün 19. Çocukkenki halinizi hikayenizdeki bir karakter olarak anlatın.

Gün 20. Burcunuzun özellikleriyle bir karakter veya bir dünya yaratın.

Gün 21. Dışarı çıkın ve dışarıda gördükleriniz hakkında yazın.

Gün 22. Geçmiş hayatınızda biriymişsiniz. Kimmişsiniz? Ne yaparmışsınız?

Gün 23. En sevdiğiniz kurgu karakterin günlüğüne yazdığı bir yazıyı yazın.

Gün 24. Bir gemi veya araba yolculuğundasınız, sizden yaşamak isteyeceğiniz yol hikayesini bekliyoruz.

Gün 25. Su temasına dair aklınıza geleni yazın.

Gün 26. Geleceği hayal ettiğinizde ne görüyorsunuz? Bilim-kurgudan bahsediyoruz, evet!

Gün 27. En sevdiğiniz peri masalına yeni bir son yazın.

Gün 28. Şu an olduğunuz kişiyi bir hikayedeki bir karaktere çevirin.

Gün 29. Ne yazarsanız yazın, sonu bitmemiş olsun, “devamı gelecek” hissi uyandırsın.

Gün 30. İlham perinize bir mektup yazın.

Gün 31. Konumuz yeni yıl. Yeni yıldan beklentileriniz, yeni yıl kararlarınız ya da aklınıza ne gelirse…

Türkçe #blogfırtınası girişimi kaynak: http://tamamenatiyorum.com/2013/11/30/blog-firtinasi/

03 Ekim 2013

031013

B. ile yine parktayız. Artık ritüel haline gelmiş kaydıraktan iniş-çıkış ve kaydırak çevresi tavaflarımızı yapıyoruz.

Çocuklar oynuyorlar. Artık bisikletler "out" scooterlar "in" olduğu için her kaydırak kenarında park halinde bir scooter görebiliyorsunuz. Sarışın bir çocuk gidip kaydıraklardan birinin yanında duran scootera binip, parkta ufak çaplı tur atıyor. Sonra yine kaydırağın yanına gelip kornayla felan uğraşıyor. Kaydıraktan o sırada bir başka çocuk kayıp iniyor, yanında da annesi. Annesi başlıyor çocuğuna fısıldamaya "Arda, git o benim scooterım de". Arda'nın umrunda değil, ben kaymak istiyorum diyor. Annesinin tonu daha da sertleşiyor "Benim scooterım desene oğlum!" diyor. Arda kaydırağın merdivenlerinden geri inip, utana sıkıla -hala kornayla oynamakta olan- sarışın çocuğun yanına gidiyor "o benim scooterım" diyor zor duyulabilecek bir şekilde. Annesi tekrar et diye ısrar ediyor. Biraz daha yüksek bir sesle "o benim scooterım" diyor Arda ama gözü kaydırakta. Sarışın çocuk "hayır, benim" diye cevap veriyor. O sırada sahneye sarışın çocuğun annesi de giriyor. "Bu bizim scooterımız" diyor, "sanırım seninki de şuradaki" diyerek, scooterın aynısından bir taneyi daha gösteriyor. Arda'nın annesi ise "aa karıştırdın heralde Arda'cım..." diye olay yerinden uzaklaşıyor. 

Bu olay da kurgu değil. Gözlerimin önünde gerçekleşti.

İnsanlar bana soruyor, "neden B.ye gidip scooter aldın? Bu kadar ufak çocuk scooter'a nasıl binebilir ki?" diye. Evet, binemiyor. Ama çok merak ediyor. Kornasına basmak, saplarını tutmak ve üzerine çıkmak istiyor. Malesef arada bir denk geldiğimiz bazı çocuklar dışında, kimse hiçbirşeyi paylaşmak istemiyor. Hatta kendisi sallanırken, herhangi bir çocuk scooter'ının yanına yaklaşırsa çığlık atıp "anneeaa benim scooterım o, dokunmasın ona!" diye ortalığı yıkabiliyor. Niye acaba? sorusunun cevabı üst paragrafta. Görüldüğü üzere çocuk paylaşmak istese, ebeveyn karşı çıkıyor. Hem de çocuğunun gözü önünde yalan söyleyerek.

Biz de B. ile scooterı alıp parkın ortasına koyuyoruz. Merak eden her çocuk biniyor, arada bizimkini de bir iki dolaştırıyorum. Elbette çocuklar doğaları gereği bencil oluyor ve paylaşmak istemiyorlar. Bunu perçinlemek niye? Neyin kavgası bu?

01 Ağustos 2013

010813

B. acaba ne zaman emekleyecek derken yürümeye başlamıştı. Henüz çok ufaktı ve uzunca süre ayağına uyacak ilk adım ayakkabısı bulamadık, 17 numara olan ayakkabıların hepsi aslında ayakkabı süsü verilmiş patiklerdi. Çok küçük yürümeye başladığı için denge sorunları oldu. Biz de o minnacık kafasını oradan buraya geçirmesin diye çocuğa "tasma" takmaya başladık.

Tasma olayı biraz controversial. Çok beğenenler de var, çocuğa köpek gibi tasma takmışlar diye alanen söyleyenler de. Şöyle bir gerçek var ki, tasma bizim hayatımızı kurtardı.

Şu anda 14 aylık olan B., takdir edersiniz ki katiyyetle elimizi tutmuyor. Bense hergün onu otuzbin bubi tuzağıyla dolu parka götürüyorum. Salıncakların arkası, tahtarevallilerin yanı, kaydırağın merdivenlerinin arasındaki ve trabzanlarındaki boşluklar tamamiyle birer "death trap". Bazen gözümün önüne, "ya elimden kayıp yuvarlanırsa?" senaryoları geliyor, ürperiyorum.

Geçen hafta yine B.'nin tasmasını takmış parkta dolaştırırken, bizimki iki kadının bacaklarının arasından hoop diye süzüldü, bense perdelemeye maruz kaldım, B. ise heyecanla koşarken ayağı takıldı, tasma elimden kaydı ve B. tartan piste kapaklandı.

Bizimkinin kapaklanmasıyla beraber, bankta oturan bir kadından şen bir kahkaha yükseldi. Yanındakini dürterek "bak gördün mü, hiç de bir işe yaramıyormuş! hahahayy" dedi.

Çocukların korumak amaçlı yapılan bir aygıtın başarısızlığından ve bunu takiben çocukların düşmelerinden haz duyan anneler mevcut. Bunlar çocuk yetiştiriyor. Gelecek nesli... Bilginize.

23 Temmuz 2013

230713

Her akşam işten gelince B'yi parka götürüyorum. Parkta bol bol sosyolojik çalışmaya mazhar olacak envanter mevcut.

Misalen, geçen gün parka gittik bir baktık ki parkın ortalık yerinde portatif bir masa ve sandalye, masanın üstünde de kaplar, kapların içinde leblebi, antep fıstığı, bisküvi vb çerez... Yanındaki sandalyede de yedi yaşlarında bir çocuk oturuyor.

Ufak çocuklar merakla halka oluşturmuşlar masanın etrafında. Normalde hiç yemeyeceği olsa da leblebiye felan el uzatıyorlar. Çocuk da bir hışım ufaklıkların ellerini kaptan itekleyerek "dokunmaz mısın? onlar satılık!" diyor.

Düşündüm. Çocuk gayet iyi giyimli, parlak bir çocuk. Masa-sandalye de ikea'dan. Acaba bu çocuğun sponsoru nerede diyerek etrafa bakındım. Derken çocuğun yanına yanaşan, işten geldiği belli olan şık giyimli bir bayan "bağırman lazım, çerezlerim var diye!" şeklinde fısıldıyor çocuğa. Çocuk denileni yapıyor. Bir yandan da "satın alma" olgusundan bihaber çocukların meraklı ellerini uzaklaştırmaya çalışıyor. Bizimkinin umrunda değil zaten, varsa yoksa kaydırak. Ama o bile bir ara masaya yöneldi!

Bu arada çocuğun annesi olduğunu anladığım bayan, çocuğun ablasını yanına çağırıp eline bisküvi veriyor, "şimdi bunu yiyip mmmh çok lezzetliymiş de" diyor. Kızıyla karşılıklı "mmmh" yaparak bisküvi yiyorlar. Bu arada Ramazan ayındayız. (for the records).

Ufaklıklar dayanamıyor, anne-babalarının paçalarına yapışıp bağırıyorlar. Kimi ebeveyn benim gibi evden parasız çıktığı için telef oluyor çocuğun ısrarları karşısında. Köşedeki mısır satıcısı amca bile şoklarda.

Sonra B'yi parkta dolaştırırken, kadının poşetini gördüm yerde. Baktım Bim poşeti, içindeki kuruyemişler de "Simbat" marka. Taş çatlasa 10 tl etmez masanın üstündekiler. Kadının da, çocuklarının da bu paraya ihtiyacı yok. Ben çocuğun neye ihtiyacı olduğunu söyleyeyim; o 10 tl uğruna asla sahip olamayacağı arkadaşlara.

08 Mayıs 2013

080513

Eskiden Hukukcular sitesinde bir park vardi. Klasik tahta salincakli, kumlu... Ne zaman salincaga ayakta binip guc gosterisi yapmaya calisan veya kaydiraktan sacma sapan pozisyonda kayan veya cekirdek citleyip yere atan olsa bekci belirirdi agzinda dudukle.

Bekci belirirdi zira basimizda ebeveyn olmazdi parkta oynarken. Simdi durum degisti. Ebeveynler olaya cok dahil.

Hatta gecen gun, kucagimda B. ile birlikte caktirmadan cocukluk anilarimi yeniden yasayayim diye kaydiraktan kayip bir yandan da numaradan "B.cim cocuklugumda bu kadar kaymadim valla! Yeter ama di mi? Aa bir kez daha mi istiyorsun, timaaam!" Diye kendi kendime konusurken, 3.5-4 yaslarinda bir velet, herhalde sezmis olacak olayin icyuzunu "yaslilar kaydiraga binmez! Kaydirak cocuklar icindir!!" Dedi. Yasli senin anandir diyecektim ki baktim anasi da yaninda, hem de yasli. Her gururlu Turk kadininin yapacagini yaptim ve heheheh diyip siritarak "ilahiii... Su cocuklar yok mu!" diyerek kaymaya devam ettim.

Gotum sigsa salincaga da binecegim aslinda...

29 Nisan 2013

280413

Sitenin girisinde B. kedinin tekine takilmis bakiyordu. Seslendim "Ayse Bilge... Gel gidiyoruz!" Bizi goren sitenin guvenlikcisi Sakir, kulubesinden disari cikti ve bizimkini sevmek icin hamle yapti. Dedigini aynen aktariyorum;

"Aysee... Sen ne guzel bir kizsin boyle. (duraklama) Gerci kiz misin oglan mi? Annesi?"

Yok, oglan da, ismini Ayse koyasim geldi. Hep Ahmet Mehmet nereye kadar canim!"

13 Nisan 2013

130413

Bu aralar B.nin input-output sorunu var. Acik konusmak gerekirse yediginden cok siciyor. Bu da beni dusuncelere gark ettirdi;

Acaba buyuyunce kazandigindan cok ekstre getiren biri mi olacak? Hmm.

18 Şubat 2013

180212

Geçenlerde Bilge'yi kapıp bir arkadaşımı ziyaret etmek üzere SultanAhmet'e doğru yola koyuldum. Üsküdar-Kabataş motorundaki teyzelerin güzide tavsiyelerinden, ve en sonuncu teyzenin inmek üzereyken okuyup bir iki nefes üstümüze üflemesinden ileride bahsederim.

Lakin bu postun konusu tramvayda geçiyor. Hatta spesifik olmak gerekirse Gülhane-Sultanahmet durakları arasında. 

İstanbul'u lodosun vurduğu sıcak bir kış günüydü. (Güzel giriş)

Bilge, tramvayın ritmik sesi ve sıkışık insanların ter kokusunda uyukluyordu. Derken bir ses "Bir sonraki durak Gülhane" dedi... Birkaç saniye sonra tekrar "Gülhane". Ve ne olduysa o anda oldu. Anonsu yapan teyze o son "Gülhane"yi söylemeyecekti! Bizimki deli bir yaygara koparıp ağlamaya başladı. şunun şurasında kalmış bir durak. Çocuğu bebek arabasından söküp çıkarsam bir elimde bebek arabası, bir elimde çocukla hayatta o sıkışıklıkta inemem, maazallah düşer müşer akşam haberlerine çıkarız. Şişşt pişşt felan diyorum.

Bu sırada teyzelerden biri iki koltuk öteden bıdı bıdı ediyor ;
- Bir almadı çocuğu kucağına. Ağlamaktan perişan oldu çocuk. Alsa ölür mü sanki? Birşeyi eksilecek!
Teyzenin yanındaki abla dayanamadı;
- Bir alsanız çocuğu kucağınıza, belki sakinleşir? dedi.
- Almayacağım, derken bir de baktım ki puset sağa sola sallanıyor. Noluyo lan? diye kafamı çevirdim baktım ki, yanımdaki koltukta oturan teyze dayanamayıp çocuğu sallamaya başlamış bile.

Kıssadan hisse;

- Çocuk dediğin ağlamaz.
- Bu teyzeler ağlamadan çocuk büyütmüşler.
- Yardıma muhtaç çocuk sensörleri sadece yardıma muhtaç çocuklaarı görünce çalışmıyor sanırım (bkz mendilci, tinerci çocuklar)

01 Şubat 2013

010213

Bilge'nin artık resmen bir "best buddy"si var.

İsmi "bidon". Bildiğin su bidonu.

Hanfendi holden mutfağa her girişinde önce bir arkadaşına selam veriyor, sonra halini hatrını soruyor. Bir süre muhabbet ediyorlar, el sıkışıp ayrılıyorlar. Gün içerisinde bu hal hatır sorma işlemi en az beş kere tekrarlaniyor.

Hayır, o bu değil de bozuluyorum arkadaş. Bidona güldüğü kadar bana gülmüyor yahu!