Pages

08 Aralık 2013

081213

Gün 8. En sevdiğiniz şarkıyı alın, ismi ve sözleri yazınıza ilham olsun.


Nikita, geçen sabah uyandı ve bana dönüp sinirle "aklımdan çıkmıyor!" dedi. Soru işaretli çapaklı gözlerimi görmüş olacak ki, "Pepee'nin salak şarkısı aklımdan çıkmıyor!" diye yineledi. 

Dağğ-ğııı-nıkkk
Düğğ-zen-liii
Dağınık düzenli dağınık düzenli
Dağınık düzenli dağınık düzenli

Şarkının sözleri bunlardan ibaret. Şarkının hepsini izleyebilirsiniz. 

Aslında çocuğa birşeyler izlettirilmesine karşı olanlar grubundanım. B. 1,5 yaşına kadar tv ile hemen hemen hiç haşır neşir olmadı. Televizyonu, daha B. 6 aylıkken ana oturma odamızdan çıkardık. Belki bir 2 aydır da hiç açmamış olabiliriz. Eksikliğini de hissetmiyoruz.

Ama Pepee'nin "eğitici" ve "eğlendirici" özelliğini kullanarak deneyelim bakalım, bizim ufaklıkla beraber interaktif bir şekilde izleyebilecek miyiz dememle başladı herşey. Her akşam 1 bölüm (10 dk) izliyoruz. Banyo yapmayı seviyorum bölümünden beri, küvete bacağını atmışken yakalıyorum B.'yi, dişlerimi fırçalıyorum bölümünden sonra diş fırçamızı Banat'ın "pepee"li fırçasıyla değiştirdik, dağınık-düzenli'den bu yana da oyuncakları beraber toplayabiliyoruz. Yani olay bebeyi kanalize etmekten geçiyor.

Bu gece B. diş çıkarma döneminde olduğu için biraz huzursuzdu. Sık sık uyandı. Uyandığı seferlerden birinde "babaa babaa" (artık babayı anneden çok çağırıyor.) dedikten sonra durup "pepee pepee" dedi. Üzerime kuma alınmış gibi hissediyorum!

07 Aralık 2013

071213

Gün 7. En sevdiğiniz mevsimi yazınızda okuyuculara da yaşatın.


Ocak doğumluyum.

Dolayısıyla tüm çocukluğum, doğumgünümü iple çekerek geçti. Doğumgünümde de aldığım hediye bir silgi, bir kalem, bir pergel... Nasıl mutlu olurdum! Bir de deliler gibi muz severdim. Varsa yoksa muz. Tüm mevsimleri bir an evvel bitsin de muz mevsimi başlasın diye beklerdim. Hemen hemen bütün doğumgünü fotoğraflarımda masada 2 kilo muz görebilirsiniz. Daha chiquita felan da yok, bildiğin hormonsuz yurdumun Anamur muzları. Sadece kışın çıkardı o dönemler.

Kışın tatile gitmeye de bayılırdım. Tatil anlayışımız, memleket: Kütahya idi. Termallerde kışın vakit geçirmek gibisi yok, Nisan'a kadar başından kar kalkmayan dağların tepelerinde mangal başında ısınarak köfte ekmek yemenin veya içecekleri kara saplamanın verdiği basit mutluluğunun yerini de pek birşey tutamazdı. Hadi, belki mangal sonrası içilen çay tutabilirdi tutsa tutsa.

Geçen iki senede kışı hemen hemen hep evde geçirdim. Birinde hamileydim, devlet hamile ve engellilere kar yağdığında izin veriyordu sağolsun. Diğerinde ise resimde gördüğünüz boydaydı B. Dolayısıyla doğum iznindeydim. 

Kışı seviyorum, kar yağmasını da seviyorum. Lakin kar yağdığında yolda araba kullan(ama)mak hiç eğlenclei değil. Bakalım bu sene bizi ne bekliyor?

06 Aralık 2013

061213

Gün 6. “Mutfakta penceremin önünde duruyorum…” Başlangıç cümlesi bu, gerisi serbest.

Mutfakta penceremin önünde duruyor(d)um. Mutfak masasının yanındaki bankın üzerinde B.'yi tutuyordum. Bir elinde hıyar, pencereye yapışmış dışarıyı seyrediyordu. Omletini yemek istemiyor çünkü benim yaptığım gibi, kızarmış ekmeği acuka'ya batırmak istiyordu. İzin verdim, pekçok şeye izin verdiğim gibi. Bu da, pek çok şeye izin verdiğimin kanıtı:




Yedi, beğendi. Sonra bana da yedirdi. Nikita olsa, ona da yedirirdi. Sonra kucağıma oturdu, kahvaltıya devam etmeme izin vermedi. 

Sürekli karşılaştığım durum. Annesini aşırı derecede özleyen çocuk sendromu. Öyle ki, annesiyle bütün olmaya çalışıyor. Sürekli yakamda, paçamda, kucağımda. Akşamları B.'nin deyimiyle "pipiii" (Pepee) izlerken bile bir eli her daim benim bacağımda.

Evimin kontrolünü kaybettim. Yemeğimi başkası yapıyor, kızıma başkası bakıyor, evimi bir diğer kişi temizliyor, ütülerimi bir firma yapıyor. Hatta geçen gün marketten aldığıma çok emin olduğum karabiberi bulamadım. Gittim yenisini aldım. Evimde ne eksik ne fazla onu bile bilmiyorum. 40 rulo tuvalet kağıdım, 2 kutu karabiberim var ama ihtiyacım olduğunda hepsi saklambaç oynuyorlar.

Para için bu işte değilim. Evet, istesem çok iyi paralar kazanabilirim ancak şu anda sadece yukarıda saydığım "diğer kişi"lerin paralarını, ha bir de işe gidip gelirkenki benzin paramı çıkarıyorum. İçimdeki ev hanımı her sabah bir isyan çıkarıyor, yatakta yatan bebeyi görünce (hatta göremeyince). İsyan bastırılıyor 6:45 te evden çıkana kadar. Her sene canını dişine takıp birşeyler öğretmeye çalıştığın öğrencilerin, klinikte her sabah saçmaladıklarını görünce; deliler gibi uğraştığın hastaların şikayette bulunduklarını işitince; bir de deli gibi çalıştığın bir ayın sonunda "ortaya konuşuyorum" diyen üstler eklenince... Bilmiyorum ki, değer mi acaba? Evde yemek pişirmemeye, ortalığı düzenleyememeye, kendi gömleğini ütülememeye, kendi bebeni büyütememene...

05 Aralık 2013

051213

Gün 5. Bir rüyanızı veya kabusunuzu hikaye şeklinde yazın.

Rüyalarımı pek hatırlamam. 

Bildiğim birşey varsa, o da ateşimin çıktığını anlamak için rüyalarımı bir araç olarak kullandığımdır. Eğer rüyamda düz vites araba kullanıyor, saçma sapan yüksek hız yapıyorsam, veya helter-skelter tarzı boru şeklinde yüksek bir kaydıraktan kayıp kayıp bir türlü aşağıya ulaşamıyorsam veya bir ipe dizilmiş nesneleri saymaya çalışıyorsam, evet, ateşim çıkıyor demektir.

Nedense bu rüyalar, çocukluğumdan beri böyle.

Hatta ipteki nesneleri saymaya çalışırken sayı saymayı öğrendim diyorum. Hala kimseyi inandıramadım. Evet, 100'e kadar saymayı rüyamda öğrendim ben.

Bir de eskilerden gelsin;

"Rüyamda, kalkıp namaz kıldığımı görerek gerçekten namaz kıldığımı zannettiğim çok olmuştur. Ama geçenlerde ilk defa gerçekten namaz kılarken uyuyakalarak rüya gördüm. Hatta bir yarışmadaymışım da, son oturuşta ettahiyyatüden sonra bir de elham okursam artı on puan gelecekmiş bana. Okudum gitti ben de.

Selam verdikten sonra farkettim yaptığım saçmalığı da...

Yattım uyudum.

Allah kabul etsin."



04 Aralık 2013

041213

Gün 4. Kafanızdan bir karakter atın ve onun hikayesini yazın.

Benim adım "Whitney". Fâtıma'nın ortaokul hazırlık sınıfında Mrs Artam'ın anlattığı Jackpot kitabındaki bir assignment'ı yapmak üzere kurguladığı bir karakterim! Rengim Pembe. Üzerimde bir hizmetçi önlüğü var. Çünkü ben aynı anda hem temizlik, hem ütü, hem yemek yapabilen, bünyesinde çeşitli müzik, poster ve dergi barındıran, emirlere harfi harfine uyan süper bir robotum.

Amacım, Fâtıma'ya emir fiillerini öğretmek. "Clean the blackboard (ours was green indeed), wash the dishes, vacuum the floor"...

İsmim Whitney çünkü sene 1995. Fâtıma beni çizerken; 1992 senesinde Bodyguard filmiyle ünlenen ve geçen sene kokain overdose'undan ölen Whitney Houston'ın (her yabancı albüm gibi Türkiye'ye oldukça rötarla gelmiş) kasedini -evet kaset- dinliyordu. İsmim Alanis (Morisette) veya Toni (Braxton) veya Celine (Dion) da olabilirdi pek tabi, eğer bir sene sonra çiziliyor olsaydım.

Şu anda Fâtıma'nın oturma odasındaki beyaz Billy kitaplığın en alt rafında, mavi bir klasörün içerisinde duruyorum. Bu akşam resmimi çekip, buraya koyacakmış Fâtıma. On sekiz sene sonra hatırlandığım için çok ama çok mutluyum!

03 Aralık 2013

031213

Gün 3. Dünyada istediğiniz bir yere gidebilecek olsanız nereyi seçerdiniz, düşünün. Oradaki deneyiminizi yazın.

Beşiktaş'taki Kahvaltıcılar Sokağı ile geç tanıştım. Senelerce, Nişantaşı'ndaki fakülteden çıkıp yayan bir şekilde Beşiktaş'a indim durdum ama paraleldeki bu sokaktan haberdar değildim. Pando'nun kaymaklarından haberdardık elbette ve 7-8 Hasanpaşa'nın hemen hemen ürün skalasındaki herşeyi de yemiştik ama ihtiyaç üzere açılan bu sokaktan ve bu sokakla beraber ünlenmiş "pişi"den pek haberim yoktu.

Pişi, hamur kızartması aslında. İç anadolu ve Ege'nin çok aşina olduğu bir lezzet. Benim memleketimde de (Kütahya) pişi yemekten yatak döşek olan insanlardan bahsedilir. (10 sene boyunca her sabah hamur kızartması yemek sağlıklı birşey olmasa gerek).

1989-1991 seneleri arasında, Acıbadem'de E-5 manzaralı bir evde oturuyorduk. Babam o dönemler doçentliğe hazırlanıyor ve bir tez üzerine çalışıyordu. Tabi ki bilgisayar gibi teknolojiler mevcut değildi ve kes yapıştır usülü ile koca koca kitaplar yazılıyordu. Bir yerde okuduğunu unutmamak için ses kayıt cihazına kaydederdi (Bu bile kocaman bir lükstü!). Biz de ablamla, E-5 manzaralı pencerelerden birini açar, turuncu "rec" tuşuna basıp, arka fonda yol gürültüsüyle habercilik oynardık. "Evet sayın seyirciler, şu anda E-5'ten canlı yayındayız. Çok kötü bir zincirleme kazanın haberini veriyoruz..." Çoğu zaman zincirleme kaza haberlerimiz kurgusal bile olmazdı. O dönemde instagram ve youtube olsaydı herhalde haftada 1-2 paylaşım yapardık.

Neyse,

Okuldan eve dönerken, hemen sokağın köşesindeki "unlu mamüller" yazan fırından hamur alıp gelirdim eve. Annem de hamurları ya boş olarak ya da içlerine peynir koyarak kızartırdı. Sonra tabaklarımıza da biraz ketçap döküp bol E-5 gürültülü balkona çıkar, piknik yapardık.

Acayip özlüyorum o günleri. O masumiyet, o dünyanın ekseninin "annen" olması hissi, bir pişinin verdiği mutluluk!

Dünyada istediğim bir yere gidebilecek olsam, o ana gitmek isterdim.

Annemin giydiği yeşil etek bile aklımda!

02 Aralık 2013

021213

Gün 2. Herhangi bir kitabın, herhangi bir sayfasını açın ve bir satır seçin. O satırla yazıya başlayın, gerisi sizden…

[Bugünkü görevime şunu söyleyerek başlamak istiyorum;

Ben kitap okumuyorum!

Çok memnun olduğum bir "kindle paperwhite"ım var. Reklam gibi olacak ama, gece ışıkları açmadan, kimseyi rahatsız etmeden, arkaplan ışığı ile çok rahat okuyabiliyorum. En son okuduğum kitap da Joshua Becker'ın Simplify kitabı.] 

"My wife and I had decided to spend our three-day holiday weekend cleaning the house from top to bottom. After all, that’s what families do."

B. doğmadan önce evi düzenlemek benim için bir eğlenceydi diyebilirim. Her iki-üç ayda bir odaların düzenlerini değiştirir, hiç üşenmeden çalışma masasının tüm vidalarını söküp, yan odaya tekrar kurabilir, yatak odasının duvarlarını matkapla delip, cm'ine kadar ayarlanması gereken düzenekleri kurabilirdim. Evim hep düzenliydi. Hatta 9 aylık hamileyken, çocuk olunca fırsat olmaz diyerek neredeyse tüm evin duvarlarını boyatmıştık, boya kokusu 1 hafta kafalarımız havada dolaşmamıza sebep olmuştu.

Sonra B. doğdu. Kolikti, sürekli ağlıyordu. Hatta ağlamaları saat 7 de başlayıp 10'a kadar aralıksız devam ediyordu ve hiçbir şekilde susturamıyorduk. Gariban Nikita, eve saat 7'de geldiği için, B.'yi artık küçük dilinden tanır hale gelmişti. Sesi de gürdü maşallah, doğduğunda bile 3 aylık velet gibi ağlama kapasitesindeydi, şaşırmamıştık zira 8nci ay ultrasonunda ağzını açıp kaparken görüntülenmişti. "Ağlama provası yapıyor gibi" demişti doktor. Ne doğru söylemiş!

B.'nin yayılmacı politikasına giriş;



Nikita'nın yayılması! (Ve hayatımızın Ceviz Ağacı sponsorluğunda geçen dönemi; çorba, yemek, tatlı ne varsa hepsi bir telefon uzaklığa gelmeye başlamıştı. Elveda mutton biryani günleri...)
Yayılmaya devam;
Ve B. ayaklanır... Hatta bizim "ayakkabılar"la... Salonun ortasında ayakkabı görmek sıradan bir hale gelmeye başlar;

Tabi, salonun baby-friendly hale gelmesi aşamasında, eşyaların diğer odalara akümüle olmasından, mutfak tezgahının, katı meyve sıkacağı, yoğurt makinası gibi aygıtlarla ele geçirildiğinden, B.'nin küçülen kıyafetlerinin (ki her üç ayda bir küçülüyorlar bu aşamada) zip'lenmesinden uzun uzadıya bahsetmeyeceğim.

En nihayetinde bir aşamada evet, sadeleştirmek lazım dedim.

Önce B.'nin oyuncaklarından başladık;




Bu, sadeleştirilmeden önceki görüntü. Sonrası... Ona da ileride değinirim. Sözün özü;

"My wife and I had decided to spend our three-day holiday weekend cleaning the house from top to bottom. After all, that’s what families do."


01 Aralık 2013

011213

Bir varmış... Bir yokmuş...

Bloğumun hikayesi pek ilginç değil aslında. Sene kaçtı hatırlayamıyorum, blogger 2004 diyor, dial-uplarla download edebileceğimiz daha basit arayüzlerde bloğu yazmaya başladım.

Blogdan önce, bildiğiniz el yazısıyla yazdığım güncelerim vardı. "ler" çoğul eki konulabilecek sayıda. Genellikle, senelerce (blogumda da epeyce uzun süre yaptığım üzere) derslerden ve sınavlardan bahsettiğim, günümün kalitesini sınavdan aldığım notun ya da o gün ne kadar ders çalıştığımın belirlediği seneler.

Çok hızlı geçiyorlar. Gerçekten!

Bir ara toolbar'da final sınavı sonuçlarımı paylaşıyordum. Fakülteden bir arkadaş "periodontoloji" diye search ederken benim blogla karşılaştığını söylemişti. Google'ın blogger'ı almasından sonra bu ihtimal daha da yüksek. Evvelde yahoo ve geocities vardı, hatırlayanlar parmak kaldırsın! Sonra sonra sınavlar gitti, yerine hasta yakınmaları geldi, cardiff maceraları ve klişeleşmiş "bebek" muhabbetleri.

Bugün bebeğim altına sıçtı, bu da kakası şeklinde tag'lemek istemediğim için bloğa çokça birşey yazmadığımı farkettim. Belki bu sebeple B.'nin güzel hatıralarını da kaçırıyor olabilirim, zira seneler evvel blogda yazdığım pek çok şeyi, sadece blogda yazılı olduğu için hatırlıyorum.

Tüm bu blog ihmalkarlığımı kırmak namına, dedim ki blog fırtınası'na ben de katılayım.

Geç de olsa, başlıkta 1 aralık yazarak hile de yapsam, arkadan geliyorum.


Blog fırtınası görevleri;

Gün 1. Yazınıza “Bir varmış, bir yokmuş” ile başlayın.

Gün 2. Herhangi bir kitabın, herhangi bir sayfasını açın ve bir satır seçin. O satırla yazıya başlayın, gerisi sizden…

Gün 3. Dünyada istediğiniz bir yere gidebilecek olsanız nereyi seçerdiniz, düşünün. Oradaki deneyiminizi yazın.

Gün 4. Kafanızdan bir karakter atın ve onun hikayesini yazın.

Gün 5. Bir rüyanızı veya kabusunuzu hikaye şeklinde yazın.

Gün 6. “Mutfakta penceremin önünde duruyorum…” Başlangıç cümlesi bu, gerisi serbest.

Gün 7. En sevdiğiniz mevsimi yazınızda okuyuculara da yaşatın.

Gün 8. En sevdiğiniz şarkıyı alın, ismi ve sözleri yazınıza ilham olsun.

Gün 9. Bir kafedesiniz, başınızı kaldırdınız ki kimi göresiniz! “Kimi” kısmı size kalmış, buyrun yazıda anlatın.

Gün 10. Eskiden yazdığınız bir şeyi bulun. Girişini tekrar yazıp ona yepyeni bir ton verin.

Gün 11. İlk işiniz hakkında yazın.

Gün 12. Sevdiğiniz birini bir karaktere çevirin ve onun hakkında yazın.

Gün 13. Hep hayalini kurduğunuz evde yaşıyor olsanız nasıl bir şey olurdu onu yazın.

Gün 14. “Fırtınalı ve karanlık bir geceydi…” Yazıya bununla başlıyoruz, sonra neler oluyor bakıyoruz.

Gün 15. İyi ya da kötü, herhangi bir çocukluk anınıza yeniden hayat verin, bugünkü içgörülerinizle tekrar bakın.

Gün 16. Son yediğiniz yemeği tüm detaylarıyla anlatın, ağzımız sulansın.

Gün 17. Bugüne kadar yaptığınız en güzel tatili yarattığınız bir karakter yaşamış gibi anlatın.

Gün 18. En sevdiğiniz kitabın adı yazınıza ilham versin.

Gün 19. Çocukkenki halinizi hikayenizdeki bir karakter olarak anlatın.

Gün 20. Burcunuzun özellikleriyle bir karakter veya bir dünya yaratın.

Gün 21. Dışarı çıkın ve dışarıda gördükleriniz hakkında yazın.

Gün 22. Geçmiş hayatınızda biriymişsiniz. Kimmişsiniz? Ne yaparmışsınız?

Gün 23. En sevdiğiniz kurgu karakterin günlüğüne yazdığı bir yazıyı yazın.

Gün 24. Bir gemi veya araba yolculuğundasınız, sizden yaşamak isteyeceğiniz yol hikayesini bekliyoruz.

Gün 25. Su temasına dair aklınıza geleni yazın.

Gün 26. Geleceği hayal ettiğinizde ne görüyorsunuz? Bilim-kurgudan bahsediyoruz, evet!

Gün 27. En sevdiğiniz peri masalına yeni bir son yazın.

Gün 28. Şu an olduğunuz kişiyi bir hikayedeki bir karaktere çevirin.

Gün 29. Ne yazarsanız yazın, sonu bitmemiş olsun, “devamı gelecek” hissi uyandırsın.

Gün 30. İlham perinize bir mektup yazın.

Gün 31. Konumuz yeni yıl. Yeni yıldan beklentileriniz, yeni yıl kararlarınız ya da aklınıza ne gelirse…

Türkçe #blogfırtınası girişimi kaynak: http://tamamenatiyorum.com/2013/11/30/blog-firtinasi/

03 Ekim 2013

031013

B. ile yine parktayız. Artık ritüel haline gelmiş kaydıraktan iniş-çıkış ve kaydırak çevresi tavaflarımızı yapıyoruz.

Çocuklar oynuyorlar. Artık bisikletler "out" scooterlar "in" olduğu için her kaydırak kenarında park halinde bir scooter görebiliyorsunuz. Sarışın bir çocuk gidip kaydıraklardan birinin yanında duran scootera binip, parkta ufak çaplı tur atıyor. Sonra yine kaydırağın yanına gelip kornayla felan uğraşıyor. Kaydıraktan o sırada bir başka çocuk kayıp iniyor, yanında da annesi. Annesi başlıyor çocuğuna fısıldamaya "Arda, git o benim scooterım de". Arda'nın umrunda değil, ben kaymak istiyorum diyor. Annesinin tonu daha da sertleşiyor "Benim scooterım desene oğlum!" diyor. Arda kaydırağın merdivenlerinden geri inip, utana sıkıla -hala kornayla oynamakta olan- sarışın çocuğun yanına gidiyor "o benim scooterım" diyor zor duyulabilecek bir şekilde. Annesi tekrar et diye ısrar ediyor. Biraz daha yüksek bir sesle "o benim scooterım" diyor Arda ama gözü kaydırakta. Sarışın çocuk "hayır, benim" diye cevap veriyor. O sırada sahneye sarışın çocuğun annesi de giriyor. "Bu bizim scooterımız" diyor, "sanırım seninki de şuradaki" diyerek, scooterın aynısından bir taneyi daha gösteriyor. Arda'nın annesi ise "aa karıştırdın heralde Arda'cım..." diye olay yerinden uzaklaşıyor. 

Bu olay da kurgu değil. Gözlerimin önünde gerçekleşti.

İnsanlar bana soruyor, "neden B.ye gidip scooter aldın? Bu kadar ufak çocuk scooter'a nasıl binebilir ki?" diye. Evet, binemiyor. Ama çok merak ediyor. Kornasına basmak, saplarını tutmak ve üzerine çıkmak istiyor. Malesef arada bir denk geldiğimiz bazı çocuklar dışında, kimse hiçbirşeyi paylaşmak istemiyor. Hatta kendisi sallanırken, herhangi bir çocuk scooter'ının yanına yaklaşırsa çığlık atıp "anneeaa benim scooterım o, dokunmasın ona!" diye ortalığı yıkabiliyor. Niye acaba? sorusunun cevabı üst paragrafta. Görüldüğü üzere çocuk paylaşmak istese, ebeveyn karşı çıkıyor. Hem de çocuğunun gözü önünde yalan söyleyerek.

Biz de B. ile scooterı alıp parkın ortasına koyuyoruz. Merak eden her çocuk biniyor, arada bizimkini de bir iki dolaştırıyorum. Elbette çocuklar doğaları gereği bencil oluyor ve paylaşmak istemiyorlar. Bunu perçinlemek niye? Neyin kavgası bu?

01 Ağustos 2013

010813

B. acaba ne zaman emekleyecek derken yürümeye başlamıştı. Henüz çok ufaktı ve uzunca süre ayağına uyacak ilk adım ayakkabısı bulamadık, 17 numara olan ayakkabıların hepsi aslında ayakkabı süsü verilmiş patiklerdi. Çok küçük yürümeye başladığı için denge sorunları oldu. Biz de o minnacık kafasını oradan buraya geçirmesin diye çocuğa "tasma" takmaya başladık.

Tasma olayı biraz controversial. Çok beğenenler de var, çocuğa köpek gibi tasma takmışlar diye alanen söyleyenler de. Şöyle bir gerçek var ki, tasma bizim hayatımızı kurtardı.

Şu anda 14 aylık olan B., takdir edersiniz ki katiyyetle elimizi tutmuyor. Bense hergün onu otuzbin bubi tuzağıyla dolu parka götürüyorum. Salıncakların arkası, tahtarevallilerin yanı, kaydırağın merdivenlerinin arasındaki ve trabzanlarındaki boşluklar tamamiyle birer "death trap". Bazen gözümün önüne, "ya elimden kayıp yuvarlanırsa?" senaryoları geliyor, ürperiyorum.

Geçen hafta yine B.'nin tasmasını takmış parkta dolaştırırken, bizimki iki kadının bacaklarının arasından hoop diye süzüldü, bense perdelemeye maruz kaldım, B. ise heyecanla koşarken ayağı takıldı, tasma elimden kaydı ve B. tartan piste kapaklandı.

Bizimkinin kapaklanmasıyla beraber, bankta oturan bir kadından şen bir kahkaha yükseldi. Yanındakini dürterek "bak gördün mü, hiç de bir işe yaramıyormuş! hahahayy" dedi.

Çocukların korumak amaçlı yapılan bir aygıtın başarısızlığından ve bunu takiben çocukların düşmelerinden haz duyan anneler mevcut. Bunlar çocuk yetiştiriyor. Gelecek nesli... Bilginize.

23 Temmuz 2013

230713

Her akşam işten gelince B'yi parka götürüyorum. Parkta bol bol sosyolojik çalışmaya mazhar olacak envanter mevcut.

Misalen, geçen gün parka gittik bir baktık ki parkın ortalık yerinde portatif bir masa ve sandalye, masanın üstünde de kaplar, kapların içinde leblebi, antep fıstığı, bisküvi vb çerez... Yanındaki sandalyede de yedi yaşlarında bir çocuk oturuyor.

Ufak çocuklar merakla halka oluşturmuşlar masanın etrafında. Normalde hiç yemeyeceği olsa da leblebiye felan el uzatıyorlar. Çocuk da bir hışım ufaklıkların ellerini kaptan itekleyerek "dokunmaz mısın? onlar satılık!" diyor.

Düşündüm. Çocuk gayet iyi giyimli, parlak bir çocuk. Masa-sandalye de ikea'dan. Acaba bu çocuğun sponsoru nerede diyerek etrafa bakındım. Derken çocuğun yanına yanaşan, işten geldiği belli olan şık giyimli bir bayan "bağırman lazım, çerezlerim var diye!" şeklinde fısıldıyor çocuğa. Çocuk denileni yapıyor. Bir yandan da "satın alma" olgusundan bihaber çocukların meraklı ellerini uzaklaştırmaya çalışıyor. Bizimkinin umrunda değil zaten, varsa yoksa kaydırak. Ama o bile bir ara masaya yöneldi!

Bu arada çocuğun annesi olduğunu anladığım bayan, çocuğun ablasını yanına çağırıp eline bisküvi veriyor, "şimdi bunu yiyip mmmh çok lezzetliymiş de" diyor. Kızıyla karşılıklı "mmmh" yaparak bisküvi yiyorlar. Bu arada Ramazan ayındayız. (for the records).

Ufaklıklar dayanamıyor, anne-babalarının paçalarına yapışıp bağırıyorlar. Kimi ebeveyn benim gibi evden parasız çıktığı için telef oluyor çocuğun ısrarları karşısında. Köşedeki mısır satıcısı amca bile şoklarda.

Sonra B'yi parkta dolaştırırken, kadının poşetini gördüm yerde. Baktım Bim poşeti, içindeki kuruyemişler de "Simbat" marka. Taş çatlasa 10 tl etmez masanın üstündekiler. Kadının da, çocuklarının da bu paraya ihtiyacı yok. Ben çocuğun neye ihtiyacı olduğunu söyleyeyim; o 10 tl uğruna asla sahip olamayacağı arkadaşlara.

08 Mayıs 2013

080513

Eskiden Hukukcular sitesinde bir park vardi. Klasik tahta salincakli, kumlu... Ne zaman salincaga ayakta binip guc gosterisi yapmaya calisan veya kaydiraktan sacma sapan pozisyonda kayan veya cekirdek citleyip yere atan olsa bekci belirirdi agzinda dudukle.

Bekci belirirdi zira basimizda ebeveyn olmazdi parkta oynarken. Simdi durum degisti. Ebeveynler olaya cok dahil.

Hatta gecen gun, kucagimda B. ile birlikte caktirmadan cocukluk anilarimi yeniden yasayayim diye kaydiraktan kayip bir yandan da numaradan "B.cim cocuklugumda bu kadar kaymadim valla! Yeter ama di mi? Aa bir kez daha mi istiyorsun, timaaam!" Diye kendi kendime konusurken, 3.5-4 yaslarinda bir velet, herhalde sezmis olacak olayin icyuzunu "yaslilar kaydiraga binmez! Kaydirak cocuklar icindir!!" Dedi. Yasli senin anandir diyecektim ki baktim anasi da yaninda, hem de yasli. Her gururlu Turk kadininin yapacagini yaptim ve heheheh diyip siritarak "ilahiii... Su cocuklar yok mu!" diyerek kaymaya devam ettim.

Gotum sigsa salincaga da binecegim aslinda...

29 Nisan 2013

280413

Sitenin girisinde B. kedinin tekine takilmis bakiyordu. Seslendim "Ayse Bilge... Gel gidiyoruz!" Bizi goren sitenin guvenlikcisi Sakir, kulubesinden disari cikti ve bizimkini sevmek icin hamle yapti. Dedigini aynen aktariyorum;

"Aysee... Sen ne guzel bir kizsin boyle. (duraklama) Gerci kiz misin oglan mi? Annesi?"

Yok, oglan da, ismini Ayse koyasim geldi. Hep Ahmet Mehmet nereye kadar canim!"

13 Nisan 2013

130413

Bu aralar B.nin input-output sorunu var. Acik konusmak gerekirse yediginden cok siciyor. Bu da beni dusuncelere gark ettirdi;

Acaba buyuyunce kazandigindan cok ekstre getiren biri mi olacak? Hmm.

18 Şubat 2013

180212

Geçenlerde Bilge'yi kapıp bir arkadaşımı ziyaret etmek üzere SultanAhmet'e doğru yola koyuldum. Üsküdar-Kabataş motorundaki teyzelerin güzide tavsiyelerinden, ve en sonuncu teyzenin inmek üzereyken okuyup bir iki nefes üstümüze üflemesinden ileride bahsederim.

Lakin bu postun konusu tramvayda geçiyor. Hatta spesifik olmak gerekirse Gülhane-Sultanahmet durakları arasında. 

İstanbul'u lodosun vurduğu sıcak bir kış günüydü. (Güzel giriş)

Bilge, tramvayın ritmik sesi ve sıkışık insanların ter kokusunda uyukluyordu. Derken bir ses "Bir sonraki durak Gülhane" dedi... Birkaç saniye sonra tekrar "Gülhane". Ve ne olduysa o anda oldu. Anonsu yapan teyze o son "Gülhane"yi söylemeyecekti! Bizimki deli bir yaygara koparıp ağlamaya başladı. şunun şurasında kalmış bir durak. Çocuğu bebek arabasından söküp çıkarsam bir elimde bebek arabası, bir elimde çocukla hayatta o sıkışıklıkta inemem, maazallah düşer müşer akşam haberlerine çıkarız. Şişşt pişşt felan diyorum.

Bu sırada teyzelerden biri iki koltuk öteden bıdı bıdı ediyor ;
- Bir almadı çocuğu kucağına. Ağlamaktan perişan oldu çocuk. Alsa ölür mü sanki? Birşeyi eksilecek!
Teyzenin yanındaki abla dayanamadı;
- Bir alsanız çocuğu kucağınıza, belki sakinleşir? dedi.
- Almayacağım, derken bir de baktım ki puset sağa sola sallanıyor. Noluyo lan? diye kafamı çevirdim baktım ki, yanımdaki koltukta oturan teyze dayanamayıp çocuğu sallamaya başlamış bile.

Kıssadan hisse;

- Çocuk dediğin ağlamaz.
- Bu teyzeler ağlamadan çocuk büyütmüşler.
- Yardıma muhtaç çocuk sensörleri sadece yardıma muhtaç çocuklaarı görünce çalışmıyor sanırım (bkz mendilci, tinerci çocuklar)

01 Şubat 2013

010213

Bilge'nin artık resmen bir "best buddy"si var.

İsmi "bidon". Bildiğin su bidonu.

Hanfendi holden mutfağa her girişinde önce bir arkadaşına selam veriyor, sonra halini hatrını soruyor. Bir süre muhabbet ediyorlar, el sıkışıp ayrılıyorlar. Gün içerisinde bu hal hatır sorma işlemi en az beş kere tekrarlaniyor.

Hayır, o bu değil de bozuluyorum arkadaş. Bidona güldüğü kadar bana gülmüyor yahu!

22 Aralık 2012

221212

Bugün en kısa günmüş.

Dün gece Şeb-i Yelda'yı kutladu İranlı kardeşlerimiz. Tabi ben bilimum kıroluğumla "aaa o karpuz mu? Bu mevsimde karpuz ne arıyor?" şeklinde sualler sordum. Nezaketen cevaplamak yerine bana wikipedia linkini atsalardı daha az utanırdım sanırım.

Neyse, en uzun gece. Hamileliğin son aylarında bedenimi çişe tutmak üzere gecede beş defa uyanıyordum. Şimdilerdeyse yer yer sayısı 10 u bulan ama hiçbir şekilde 3 ün altına inmeyen uyanmaları sonucu, Bilge benim Coca-Cola (veya herhangi bir içecek) makinesi olduğumu düşünüyor sanırım. Parayı atıp tuşa basıyor, hop ağzına düşüyor.

Hatta korkarım, Bilge benim Bayan Patates Kafa olduğumu da zannediyor. Gözlüklerimi istediği zaman çekip çıkarabilme, o koca burnumu sıkıp sağa sola çevirmek suretiyle şekilden şekile sokma ve hatta uygun düğmelere basınca (örneğin gözlerim!) ses çıkarma özelliğine sahip büyük bir oyuncağım ben! Orjinal ambalajımda hem de her yaş grubuna hitap ediyorum. Boğulma tehlikem yok, 37 derecede yıkayınız.

17 Ekim 2012

171012

Bir bebeyle fazla vakit geçirmenin yan etkileri bolca bebe konuşması yapmak ve her eylem için bir şarkı söylemek olsa gerek.

Ama Nikitaylan farkettik ki bizim repertuar biraz eskilerde kalmış. Hani Tayfun'du, Bora Gencer*'di tadında eskiler...

Bilgeyi sağdan sola dönmeye teşvik etmek için Rocky'nin yancıları modunda "hadi kızım, yapabilirsin!" diye bir süre direttikten sonra arabeske bağlayıp önce Tarkan'dan "dön bebeğim..." şeklinde girizgah yapıp, izel-çelik-ercan'dan "dönmelisin, görmelisin, artık seni sevdiğimi bilmelisin!" diyerek damardan dalıyorum.

Ha Nikita'nın durumu benden parlak mı? Değil. Geçen Harun Kolçak söyleyip bir yandan da Abone dansı yapıyordu.

Abone dansı ne diye soruyorsan, bu post sana hitap etmiyor kardeşim. Hadi başka kapıya.

*Hadi hadi şeker, canım seni çeker
Hadi hadi şeker, öptüm seni şeker
Şıkır şıkır eller, deli etti gözler
Allısı morlusu, kaça kilosu?

10 Ekim 2012

101012

Sanirim bir onceki blogumda erkeklere haksizlik etmisim. Kahve dunyasinda bana "sut urunu icermeyen" buzlu icecegi ahanda kafam kadar kremsantiyle servis etmeye calisan kizimiz da bana icecekte hic sut olmadigini soyluyordu.

Hatta o kadar inanarak soyluyordu ki kesin ben yanlis anladim diyecektim.

Az daha zorlasaydi ortada kasik felan da kalmayacakti, (there is no spoon. Anladin sen onu).

03 Ekim 2012

031012

Bilge'nin sut ve sut urunlerine allerjisi var. Bu durum beni en cok herhangi bir yerde kahve tercihi yapmaya calisirken zorluyor.

Haftasonu Caribou'da arkadaslarla oturuyoruz (ya da B izin verdikce oturmaya calisiyoruz), kahve siparisi vermeye gittim ama sutsuz de kahve icmek hic icimden gelmiyor. Dedim soguk meyve bazli birseyler iceyim. Kasadaki cocuk"smoothie alin" dedi. "Sutle yapilmiyor mu smoothie?" dedim. Yooo, hayir hayir seklinde kafa salladi. "Emin misin? Bak cocugun sut urunlerine allerjisi var" dedim, garanti etti. Verdim siparisi bekliyorum. Derken gozume menu ilisti. Smoothie nin altinda "yogurtla yapilir" yaziyor. Sonrasi soyle;

Kiddo - E hani sut urunu yoktu? Yogurt yaziyor burada.
Kasa- ama o yogurdu farketmeyeceksiniz bile, ozutunde var sadece.
Kiddo- ...
Kasa- Bakin ozutu boyle birsey, tadina bakin isterseniz, yogurt tadi gelmeyecek bile!
Kiddo- ...!?!?

Sonra dedim, erkeklerin geneli bu besin urunleri ve icerik bilgisinden yoksun. Muhtemelen vatandas yogurdun sutten yapildigini bilmiyor. Gecenlerde de Nikitadan eve gelirken corba almasini istedim ama gaz yapmasin Bilgeye diyerek mercimek corbasi istemedigimi izah ettim.  Elinde brokoli corbasiyla cikageldi.

Sonra da "neyi yanlis yaptim simdi?" dedi.